İran Silahlı Kuvvetlerinin Fars Körfezi’ndeki Gücü
Defa Press'in haberine göre Tanker Savaşı, modern tarihin en gergin ve kapsamlı deniz çatışmalarından biri olarak, Baas rejimi yönetimindeki Irak ile İran arasında yaşanan sekiz yıllık savaş sırasında meydana geldi. Bu çatışma, küresel enerji güvenliğini, seyrüsefer özgürlüğünü ve deniz hukukunu benzeri görülmemiş bir krizle karşı karşıya bıraktı. 1984 yılında yoğunlaşan ve savaşın sona erdiği 1988 yılına kadar devam eden bu uzun süreli çatışmalarda, Fars Körfezi’nde 500’den fazla ticari gemi ve petrol tankeri hedef alındı. Çatışmaların devam etmesi, başta ABD olmak üzere bölge dışı güçlerin doğrudan askerî müdahalesine yol açarken, uluslararası hukuk ve Uluslararası Adalet Divanı’nın uygulamaları açısından da yeni tartışmaların ortaya çıkmasına neden oldu. Tanker Savaşı, Irak rejiminin İran’ın ekonomik altyapısını zayıflatmak amacıyla Hark Adası’ndaki petrol tesisleri ve ihracat merkezleri ile İran limanlarına doğru seyreden ticari gemilere hava saldırıları düzenlemesiyle başladı. Baas rejimi ordusu, Fransız savaş uçakları ve “Exocet” gemisavar seyir füzeleri gibi gelişmiş silah sistemlerine dayanarak İran’ın petrol ihracatını sıfıra indirmeyi ve böylece Tahran’ı ağır ekonomik baskı altına alarak ateşkesi kabul etmeye zorlamayı amaçlıyordu. İran ise petrol ihracatının Fars Körfezi üzerinden gerçekleştirilmesinin en önemli döviz ve geçim kaynaklarından biri olması nedeniyle misilleme politikasına yöneldi. İran; Irak’a ve bu ülkeye mali ve lojistik destek sağlayan devletlere, özellikle Kuveyt ve Suudi Arabistan’a ait petrol tankerleri ile ticari gemileri Fars Körfezi ve Hürmüz Boğazı’nda durdurdu veya hedef aldı. Çatışmaların şiddetlenmesi ve uluslararası sigorta kulüplerinin gemicilik sigorta primlerini benzeri görülmemiş seviyelere yükseltmesiyle küresel enerji güvenliği ciddi bir tehdit altına girdi. Dünyanın başlıca enerji nakil güzergâhlarından biri olan Fars Körfezi, son derece yüksek riskli bir bölgeye dönüşürken, tarafların karşılıklı saldırıları petrol tankerlerinin serbest geçişini ciddi şekilde aksattı. İran, asimetrik bir strateji izleyerek Devrim Muhafızları’nın sürat teknelerinden, kritik su yollarına döşenen mayınlardan ve kıyıdan denize fırlatılan füze sistemlerinden yararlandı. Bu yöntemlerle deniz kuvvetleri arasındaki dengeyi korudu ve İran’ın petrol ihracatının engellenmesi hâlinde bölgedeki diğer ülkelerin petrol ihracatının güvenliğinin de garanti edilemeyeceğini ortaya koydu. Kriz 1987 yılında yeni bir aşamaya ulaştı. Kuveyt hükümeti, tankerlerini karşılıklı saldırılardan korumak amacıyla büyük uluslararası güçlerden müdahale talep etti. ABD, bölgenin stratejik önemini dikkate alarak **“Earnest Will Operasyonu”**nu başlattı. Bu operasyon kapsamında 11 Kuveyt tankeri yeniden bayraklandırıldı ve tankerler Fars Körfezi’nde ABD savaş gemilerinin resmî koruması altında seyretmeye başladı. ABD güçlerinin Fars Körfezi’ne doğrudan girişi krizi sona erdirmek yerine, ABD Donanması ile İran arasında bir dizi doğrudan askerî çatışmaya yol açtı. İlk resmî ABD eskortu sırasında Bridgeton tankerinin deniz mayınlarına çarpması, Nisan 1988’de USS Samuel B. Roberts savaş gemisinin mayına çarparak hasar görmesi ve ABD filosunun İran petrol platformlarına yönelik misilleme saldırıları, çatışmanın boyutlarını daha da tehlikeli hâle getirdi. Aynı dönemde ABD, “Operation Praying Mantis” adı verilen operasyonda İran’ın Reşadet, Resalat, Nasr ve Selman petrol platformlarına saldırarak bu tesislere ağır hasar verdi veya onları imha etti. Bu saldırılara Coşen ve Sehend gibi İran savaş gemilerinin imha edilmesi de eşlik etti. 1988’de savaşın sona ermesinin ardından, uluslararası kamu hukukunda büyük önem taşıyan kalıcı bir hukuk dosyası ortaya çıktı. İran, Kasım 1992’de iki ülke arasındaki 1955 tarihli Dostluk, Ekonomik İlişkiler ve Konsolosluk Hakları Antlaşmasına dayanarak ABD aleyhine Uluslararası Adalet Divanı’na başvurdu. İran, ABD’nin petrol platformlarını imha etmesini hukuka aykırı ve ticaret ile seyrüsefer özgürlüğünün ihlali olarak nitelendirdi. ABD ise buna karşılık bir karşı dava açarak İran’ın Fars Körfezi’ndeki askerî faaliyetleri ve mayın döşemesiyle uluslararası seyrüsefer güvenliğini ve Dostluk Antlaşması’nı ihlal ettiğini ileri sürdü. Uluslararası Adalet Divanı, uzun ve karmaşık bir hukuk sürecinin ardından 6 Kasım 2003 tarihinde nihai kararını verdi. Divan, ABD’nin İran petrol platformlarına yönelik saldırılarını Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesi kapsamındaki “meşru müdafaa” olarak gerçekleştirdiği yönündeki iddiasını reddetti ve ABD’nin İran tarafından kendisine yönelik doğrudan bir silahlı saldırının gerçekleştiğini kanıtlayamadığını belirtti. Divana göre ABD’nin eylemleri, teamülî uluslararası hukukun iki temel ilkesi olan “gereklilik” ve “orantılılık” şartlarını karşılamıyordu. Bu nedenle Washington’ın antlaşmadaki güvenlik istisnalarına yaptığı atıf kabul edilmedi. Tanker Savaşı bunun yanı sıra denizlerde uluslararası hukuk açısından yeni uygulama ve deneyimlerin ortaya çıkmasına da zemin hazırladı. Çatışmalar, silahlı çatışma dönemlerinde tarafsız gemilerin “denetlenmesi ve alıkonulması” hakkının hukuki kapsamının daha net biçimde ortaya konmasına katkı sağladı ve 1994 yılında **“Denizde Silahlı Çatışmalarda Uygulanabilir Uluslararası Hukuka İlişkin San Remo El Kitabı”**nın hazırlanmasına zemin oluşturan gelişmeler arasında yer aldı. Sonuç olarak İran ile Baas rejimi yönetimindeki Irak arasındaki Tanker Savaşı; bölgesel savaşların jeopolitik dengeler, uluslararası hukuk ve küresel enerji piyasaları üzerindeki doğrudan etkisini gösteren önemli örneklerden biri oldu. Bu savaş, enerji taşımacılığının deniz yollarındaki kırılganlığını ortaya koyarken, bölge dışı güçlerin meşru müdafaa gerekçesiyle güç kullanımının uluslararası hukuk kriterlerine tabi olduğunu da gündeme getirdi. Bu tarihî çatışma, deniz güvenliği ve deniz hukukuna ilişkin araştırmalarda hâlen önemli bir örnek olarak ele alınmakta ve edinilen tecrübelerin İran’ın günümüzdeki bölgesel savaşta kullandığı askerî kapasitenin oluşumunda rol oynadığı ifade edilmektedir.
